
İnsan doğası gereği hayatını koruma ve devam ettirme güdüsüyle yaşar. Buna bağlı olarak, varlığını sürdürecek eylemleri gerçekleştirir. Bu süreç sahip olma isteğini, rekabeti ve çatışmayı getirir. Hedef yaşamda kalmaktır. Uygarlık tarihi bu gerçekle birlikte biz” ve “onlar” kavramlarını ortaya koymuştur. Artık ‘’biz’’ kavramı aralarında uzlaşanları ve dayanışmaya girenleri, ‘’onlar’’ kavramı ise ‘’ötekini’’ ya da ‘’düşmanı’’ meydana getirmiştir. İlkçağda Mezopotamya devletlerinin, Yunan şehir devletlerinin, İtalya yarımadasındaki devletlerin, Batı Anadolu’daki İyon Şehir Devletlerinin birbirleriyle savaşları bizler ve onlar ya da ötekiler arasındaki savaşlara ilk örneklerdir…
Avrupa Ortaçağının sonuna doğru Portekizli denizci Vasko dö Gama’nın Hindistan deniz yolunun keşfiyle birlikte Güney ve Doğu Asya’nın tanınması (1498), Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keşfi (1492) sonrasında İspanyolların güney Amerika’ya akın etmesi Batı Avrupa’da sömürgeciliği başlatmıştı. Seyyahların ve rahiplerin yazdıkları eserlerle bu ülkeler bilinmeye başlandı. İnsanların yaşam şekilleri, dinleri, kültürleri, giyimleri ve fiziki görüntüleri gibi bir çok bilgiler öğrenildi. Avrupa’daki bazı doğa bilimcileri, bu bilgilerden yola çıkarak, yeni keşfedilen ülkelerdeki insanlar hakkında hayvanlar alemindeki sınıflandırmaya benzer nitelendirmeleri ve sınıflandırmalar yaptılar. Bu bilimcilerden İsveçli Natüralist Linne Doğa Sistemi adlı kitabında Avrupalı sarı saçlı mavi gözlü insanların Amerikalı, Asyalı ve Afrikalı insanlardan daha yaratıcı ve becerikli olduğunu yazmıştır (1735). Avrupa’da 1800 yıllara gelindiğinde, Asyalı insanların sarı derili, melankolik, acımasız yağmacı düşüncesi yerleşmeye başlamıştır. Fransız Doğa Bilimcisi Georges Buffan insanların ırklarına dair ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Alman fizyolog ve antropolog Johann Friedrich Blumenbach ise insanları Kafkas veya beyaz ırk, Moğol veya sarı ırk, Malay veya kahverengi ırk, Etiyopyalı veya siyah ırk ve Amerikan veya kızıl ırk olmak üzere sınıflandırmıştır.
Emperyal devletler Sanayi Devrimiyle birlikte ucuz insan gücü ihtiyacını karşılamak için Irkçılığa yöneldiler. Güney Asya’dan ve Afrika’dan kalkan köle ticaret gemileri iş gücü sömürülecek insanları taşıdı. Bu dönemde egemenler kültürel, psikolojik ve dinsel ön yargılar da sınır tanımadılar…Irkçılık sonuçta ABD’de iç savaşa neden oldu. Siyah beyaz ve Kızılderili ayrımı yapılmasının dışında, beyaz ABD vatandaşları arasında bile ırkçılık olmaktaydı. İş ilanlarına ‘’İrlandalılar başvurmasın’’ notu düşürülüyordu. Bazı eyaletlere Kızılderililerin ve Çinli göçmen işçilerin mahkemelerde tanıklıkları geçersizdi.
İkinci Dünya savaşında Hitlerin Yahudileri toplama kamplarında ve gaz odalarında öldürtmesi ırkçılığın vahşi yanını insanlığa göstermişti. Avrupa coğrafyasının ortasında Slav kökenli Sırpların yine Slav kökenli olan Boşnaklara Müslüman olmaları ve Türklere yakınlık duymaları nedeniyle 1992 - 1995 yılları arasında soykırım yapmaları ırkçılığın vardığı acımasızlığın sınırsızlığını göstermiştir…
Ülkemizde yaşanan 6-7 Eylül olayları ve siyasette güç elde etmek için çıkarılan Çorum, Maraş ve Madımak olayları etnik ve dini temelli ayrımcılıkların getirdiği acı sonuçlardır… İnsanın doğduğu ülkesi, ten rengi, kültürü ve inancı bireyin doğuştan gelen yaşama hakkını sonlandıran gerekçeler olabilir mi? Bu gün gelinen koşullarda ırkçılığın her türü, eşitsizlikçi dünya görüşünün bir aracı olduğu gerçeği insanlık barışının önünde en büyük engel olarak durmaktadır…






♧ Yorumlar (0)
✎ Yorum Yaz
Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.